Şebgir-Kasım 2016
Konstantinopolis 13 Ocak 532… Nika İsyanı…
Konstantinopolis, sakin bir kış gününde “Nika*” naralarıyla hareketlenir. İmparator huzurlu bir kış gününde kıyametin ayak seslerini duyamayacak kadar gönenç içindedir. Mutludur. Ancak Hipodrom’dayken solundaki ve sağındaki taraftarların bağırış çağırışları her zamankinden gariptir! Justinianus, kendisini devirmek isteyen göstericilerin bu ufak çaplı isyanı esnasında soğukkanlılığını kaybeder ve sinirlenerek Hipodrom’u terk edip Büyük Saray’a gelir. Bu esnada isyan iyice büyür ve Büyük Saray’ın dış duvarlarına dayanır. İmparator, isyanı saraydan takip etmek zorunda kalmıştır artık. Oldukça tedirgin olur. Dönemin en başarılı ve yetenekli kumandanlarından Belisarius, İran Seferi’nden yeni dönmüştür. Justinianus, Büyük Saray’dan çıkıp, ağır adımlarla sahile doğru yürüyüp bir yandan da düşünmektedir. Bu ağır vergilerin faturasının, vergi tasarrufundan daha fazla hasar vereceğinden korkmaktadır. Korktuğu yavaş yavaş başına gelmektedir. Samson Bakımevi yerle yeksan olurken sarayın ve tacının artık tehlikede olduğunu fark eder. Ayaklanmacılar aslında on beş günde bir Hipodrom’da yapılan araba yarışlarının taraftarlarıdır. İlginç bir şekilde devamlı birbirleriyle çatışan Prasinoi ve Venetoi takımlarının taraftarları artık imparatora karşı ayaklanmışlardı. Zafer isteyen isyancılar şehrin yarısını ateşe vermişlerdir bile!
Theodora, kocasının çaresiz kalışına içerliyor ve dünyanın en kudretli imparatorlarından birinin çaresizliğine kahroluyordu… Ancak Theodora, Justinianus’un bir bildiği olduğunu düşünerek hiç uyarıda bulunmuyor. Justinianus, şehirden kaçmak için planlar yaparken Konstantinopolis, yangınlarla boğuşuyor. Prasinoi ve Venetoi taraftarlarının isteği aslında, hem esnaf hem de soylular üzerindeki ağır vergilerin kaldırılmasıdır. İmparator ise, kendi siyasi görüşünü de destekleyen Venetoi’ye sırtını dönmesinin pişmanlığını yaşamaktadır. Artık olan olmuş ve ok yaydan çıkmıştır. İmparatora göre bu çaresiz bekleyişin sonu ya idam ya da kaçışla son bulacaktır. Ve kaçış fikri belki de gerçek olmak üzereydi…
Eski imparator Anastasius’un yeğeni Hypatius’un adı, artık isyancılar arasında konuşulmaktadır. Bu durum, Justinianus’un imparatorluğu yeğen Hypatius’a bırakması gerektiğinin bir göstergesi olarak düşünülüyordu. Sarayın içinde ordusuyla birlikte hazır bekleyen Illyricum komutanı Mundus, isyan daha çok büyümeden saldırması gerektiğini düşünürken Justinianus, Mundus’tan beklemesini ve kaçışı sırasında kendisine refakat etmesini istemektedir. İmparatoriçe Theodora, ulaklardan büyük komutan Belisarius’un İran Seferi’nden dönerek saray çevresinde bulunduğunu haber alır. Bu haber üzerine derhal isyancılara saldırılması gerektiğini düşünen İmparatoriçe, sesini kocasına duyuramaz. Bu esnada günlerdir süren isyanda Konstantinopolis, artık neredeyse imar edilemeyecek kadar tahribe uğramıştır.
O sabah gökyüzünü saran kara bulutlar yağacak olan karın habercisi değil, büyük bir kısmı ahşap olan ve şehrin en büyük mabedi olan Aya Sofya Kilisesi’nin, Monofizit inançlı Prasinoi grubu tarafından yakılması üzerine çıkan dumandır.
Bu esnada koyu Ortodoks inanca sahip olan Venetoi grubu ise Senato binasını ateşe vermektedir. 18 Ocak sabahı Justinianus, isyancılara saldırmadan önce onları ikna etmek gerektiğini söylemiştir. Başpiskopos ile birlikte Hipodrom’un üst tarafındaki imparator balkonuna çıkıp, eline İncil’i aldıktan sonra şu sözü söyler: “Yemin ederim ki, buradaki isyandan kimseyi sorumlu tutmayacağım, verdiğiniz zararları affedeceğim. Üzerinizdeki vergileri azaltacağım. Şimdi imparatorunuz olarak isyanı durdurmanızı ve hiçbir şey olmamış gibi evlerinize gitmenizi istiyorum.” Bu konuşma nafileydi. İsyancılar ise hemen ardından Anastasius’un yeğeni Hypatius’u imparator olarak kabul edip ona biat etmiş ve isyana devam etmişlerdir. İsyana devam eden isyancıların tek çaresi zaferdir artık. Ya zafer onların olacak ya da isyan kanlı bir şekilde sonlanacaktır.
Nika ile thánatos** arasındaki ince çizgiyi belirlemek için birkaç gün öncesinde, 15 Ocak akşamı, saraydaki nüfuzlu komutan Mundus’un odasına cazibesiyle ün yapmış Theodora girer. Çekik gözlü ve kısa boylu, Hun neslinden gelen ve Attila’nın torunlarından olan Mundus yere eğilerek imparatoriçeyi karşılar. İmparatoriçe, dikkatli bakışlarla Mundus’u süzerken, çok özel ve imparatorun tahtını kurtaracak bir rica için geldiğini söyler. Theodora’nın tek düşündüğü artık “erguvan”dır. Yani Roma hükümdarlarının asalet rengi erguvan! Bundan sonra hayatta öğrendiği her şeyi tahtı ve tacı için harcayacaktır.
521 — Genç Theodora, bir Pagan rahibesi olan annesinin öğrettiklerini düşünür: Kadınlar, erkeklere zevk yaşatmak için yaratılmış varlıklardır. Tüm amaçları bundan ibarettir. İlk göreve de o dönemde başlamıştır ve bu görev, Justinianus ile evlendiği 525 senesine kadar sürmüştür. Theodora, o an, önceki tüm yaşadıklarını gözünün önünden geçirir. 16 Ocak 532 gününde Mundus, emrindeki Got birlikleriyle Blakhernai*** mahallesindeki isyancılar üzerine harekete geçer. Mızraklı Got birlikleri ile Blakhernai’deki isyancılar ve çıbanbaşı olan Venetoi taraftarlarının kalesi tarumar edilir. Ardından Hipodrom’a yönelen Got birlikleri ve komutan Mundus, sarayın emniyetsiz oluşu sebebiyle imparator tarafından saraya geri çağırılır. Bu esnada bir ulak çoktan Belisarius’a derhal saraya gelmesi gerektiğini söylemek için gönderilmiştir.
İsyancılar ise bu geri çekilişten kazandıkları özgüvenle Constantinus Forumu’na akın ederler. Bu esnada Mundus da yaklaşık 2.000 kişiyi Blakhernai’de katledip saraya geri döner. Galatia’da bulunan soylu isyancılar, Konstantinopolis’i deniz yoluyla terk ederek önce Troas’a, oradan da Rodos’a kaçarlar. Bu kaçışın özünde ise büyük fatih Belisarius’un saray çevresine geldiğini haber almalarıdır. Belisarius, önünde sonunda isyancılara saldıracaktır. İmparator Justinianus, önemli bir kararın arifesindedir artık. Günlerdir uyumayan İmparator, 18 Ocak’ta danışmanlarını toplayarak kaçış fikrini açıklar. Justinianus’un planı, Theodosius Limanı’ndan çıkarılıp Marmara’nın iç kesimlerinde bekletilen büyük imparatorluk gemisini Büyük Saray’ın kıyısındaki limana getirtmek, ardından bu gemiyle Thessalonica’ya, oradan da ailesinin bulunduğu Tauresium’a kaçmaktır.
Justinianus, toplantıda bu fikrini açıkladıktan sonra o ana kadar sessiz kalan İmparatoriçe Theodora, imparatora etkileyici bir konuşma yapar. İskenderiye’de fahişelik yapacak kadar düşmesine rağmen, Justinianus ile evlenerek ulaştığı mevkinin ağırlığının farkına varmıştır. İmparatoriçe, Justinianus’u kalıp savaşmaya ikna edecek şu sözleri söyler:
“Buraya gelmeden önce çok düşündüm. Biliyorum ki bu ölçüde tehlikeli bir durum erkeklerin kendi aralarında konuşup karara varacakları bir husustur. İtiraf ederim ki, bu durum bize şu veya bu şekilde hareket edebilmemiz için fazla seçim de bırakmamaktadır. Ben, mevcut durum, hayatımızı kurtarmak için bize kaçmaktan başka bir seçim bırakmasa dahi bunun düşünülmesi gereken en son şey olduğu kanısındayım. Düşünelim, bir adamın ölümden kurtulması için gördüğü tek ışık bu olsa bile, bir suçlu gibi kaçmak bir imparator için katlanılamaz bir durumdur.
Bana gelince, bu erguvan rengi giysim olmadan var olmak istemiyorum; benimle karşılaşan kişilerin bana ‘imparatoriçem’ diye hitap etmedikleri günü görmek bile istemiyorum. Bir insan dünyaya geldikten sonra elbet bir gün ölecektir. İmparatorum, kendinizi kurtarmayı düşünüyorsanız zaten bu zor değil. İşte deniz orada, geminiz orada, hazineniz orada. Ama kaçışınız size ölüm kadar şeref getirmeyecektir. Bana gelince, eskilerin dediği gibi, ‘Erguvan rengi pelerinim, en iyi kefen olur’ sözüyle aynı düşüncedeyim.”
Sarayda, geçmişin İran, geleceğin İtalya ve Kuzey Afrika fatihi ünlü komutan Belisarius’un yanı sıra o anda Konstantinopolis’te bulunan Illyricum komutanı Mundus ile bir araya gelen imparator, eldeki tüm askerî imkânları kullanarak isyanı kanla bastırmaya karar verir. Gemileri yakan Justinianus, kendisine sadık kalan birliklerine isyancılara saldırma emri verir. 18 Ocak 532 günü harekete geçen birlikler, isyancıları Hipodrom’a sürmeyi başarırlar. Bundan sonra Hipodrom’un kapıları kapatılır ve tam bir insan kıyımı başlar. Daha önceden Hipodrom’un üst tarafında mevzilenen okçular daha alt taraflarda yer alan isyancılara ok yağdırırken, kapıları tutan Mundus’un mızraklı askerleri de asilerin dışarı çıkmasını engellerler.
Saatler boyunca kıstırılan isyancıların üzerine ateşli oklar yağar. Kapıda mızraklı askerleriyle isyancıların çıkmasına mani olan Mundus’un askerleri de burada büyük bir kıyım yaparlar. Belisarius, okçulara dur emri verdikten sonra çatışmanın sonlarına doğru atlılarıyla Hipodrom’da bir yarışa daha kalkışır. Burada taraftarlar yoktur. Tek taraftar vardır, o da Justinianus. İmparator bağırır: “Nika!” En kanlı çarpışmaların yaşandığı Hipodrom’da 19 Ocak sabahı olunca artık derin bir sessizlik hâkimdir.
Bu sessizlik, öğle saatlerine doğru çığlıklarla yarılır. Bu çığlık, isyancıların lideri olan Hypatius’un çığlığıdır. İmparatorluk rüyalarına iyice dalan ve bir gün önce imparator ilan edilen Anastasius’un yeğeni Hypatius, ne resmî tacı giymiş ne sarayın tahtına oturmuş ne de saraya adımını atabilmişti. Ama bir rüyadaydı. Bu rüyadan uyandırılmak onun için bir kabusun da başlangıcı olmuştu.
Ellerine ve ayaklarına vurulan dev zincirler, sırtında üç mızraklı askerin mızrak uçları varken sonlanan bu kısa hükümdarlık rüyası, onun Justinianus’un huzuruna çıkarılıp şerefinin ayaklar altına alınmasıyla sonlanır. Theodora’nın dediği gibi olmuştur. O an bulunan iki hükümdardan biri kaçmayarak bunun mükafatını ömür boyu erguvanlar içinde yaşamayla almış, ötekisi ise erguvanları giyemeden son anlarını yaşamıştır. Zaten idam edilmek üzere olan Hypatius affedilmez; idam edilip denize atılır ve böylece 13–18 Ocak 532 tarihlerinde süren Nika İsyanı’nın ardından son hesaplaşma da tamamlanmış olur. Akşama doğru şehir halkının neredeyse onda birini oluşturan insanların cesetleri Hipodrom’da üst üste yığılır ve yakılır.
Gökyüzü tekrar bulutlarla kaplanır. Hipodrom, artık şehrin en büyük toplu mezarıdır. Gökyüzüne kıvrılarak yükselen insan yanığı dumanlarını gören, duyan veya Hipodrom’a uğrayan tek bir Bizanslı bu ibret tablosunun ardından isyan etmeyi aklına getiremez.
Öldürülen 30–35 bin isyancıya karşılık kaybedilen 5 bin kişilik ordu, koca şehri ıssız bir görünüme bürümüştür. İsyan sonlanınca akıllarda iki nara kalır: Biri isyancıların “Nika” sloganı, ötekisi ise son gülen imparatorun “Nika” narasıdır. Sonuç olarak, imparator zaferi yaşamıştır.
*zafer
**ölüm
*** bugünkü Ayvansaray

